"KURŞUN RÜTBE SORMADI, DEVLET DE HAK VERİRKEN SORMASIN"

Ankara Kızılay Güvenpark'ta geçirdiğim iki gecenin ve 6 günün ardından şunu çok net söyleyebilirim; burada verilen mücadele yalnızca bir hak arayışı değil, yıllardır taşınan sessiz bir yükün artık görünür olma çabasıdır.
Bir hafta boyunca 3. Göz Medya adına Güvenpark'taydım. Gündüz sıcağında da, gece serinliğinde de gazilerle aynı banklarda oturdum. Çaylarını paylaştım, aileleriyle tanıştım, çocuklarıyla vakit geçirdim. Kimi zaman uzun uzun konuştuk, kimi zaman sadece sessizce birbirimizi dinledik. O sessizlikte bile anlatılanlar, saatlerce yapılacak konuşmalardan daha anlamlıydı.
Burada karşılaştığım insanların ortak özelliği, vatan uğruna bedenlerinin bir parçasını geride bırakmış olmalarıydı. Kiminin bacağı yoktu, kiminin kolu, kiminin ise hâlâ vücudunda çıkarılamayan şarapnel parçaları vardı. Ama hepsinin yüreğinde aynı kırgınlık vardı.
Hiçbiri ayrıcalık istemiyor.
Hiçbiri lütuf beklemiyor.
İstedikleri tek şey, yıllardır dile getirdikleri emsal statü haklarının teslim edilmesi.
Bu süreç boyunca 3. Göz Medya Genel Koordinatörü İrfan Aydın da gazilerle sürekli telefon görüşmeleri gerçekleştirerek gelişmeleri yakından takip etti. Gün içinde yaptığımız değerlendirmelerde, her röportajı dikkatle dinledi; gazilerin sesinin kamuoyuna eksiksiz ulaştırılması gerektiğini özellikle vurguladı. Aydın, "Vatan için bedel ödeyen insanların hak aramak zorunda kalması vicdanları yaralıyor. 3. Göz Medya olarak bu mücadeleyi sonuç alıncaya kadar takip etmeye devam edeceğiz." değerlendirmesinde bulundu.
Ankara Kızılay Güvenpark'a ilk geldiğim gün tanıştığım isimlerden biri, hatta ilk uzun sohbeti yaptığım kişi Gazi Nihat Erden oldu. Bir hafta boyunca aynı ortamı paylaştık. Gün içinde defalarca çay içtik, aynı ekmeği bölüşüp beraber sabahladık, uzun uzun sohbet ettik. Zamanla gazeteci ile röportaj yaptığı kişi olmanın ötesine geçtik; adeta abi-kardeş olduk. Onun anlattıkları sadece kendi hayat hikâyesi değil, Güvenpark'ta bulunan yüzlerce gazinin ortak duygularını yansıtıyordu.
1994 yılında Siirt'in Eruh ilçesine bağlı Ciraf Dağı bölgesinde terörle mücadele sırasında çıkan çatışmada sağ bacağını diz altından kaybeden Nihat Erden, yaşadığı o günü anlatırken zaman zaman duygulandı. Ancak en çok üzerinde durduğu konu, yıllardır süren hak arayışı ve gaziler arasında yapıldığını düşündüğü statü ayrımı oldu.
Sohbetimiz sırasında kurduğu bir cümle ise hafızama kazındı:
"Biz oraya piknik yapmaya gitmedik."
Ardından hiç tereddüt etmeden sözlerini şöyle sürdürdü:
"Askere giderken öz evlattık da yaralanınca mı üvey evlat olduk? Kurşun rütbe sormadı. Mayın, ayağına basanın er mi, uzman erbaş mı, astsubay mı, subay mı olduğuna bakmadı. El yapımı patlayıcı patlarken sicil numarası istemedi. Şarapnel parçası vücuda girerken maaş bordrosunu kontrol etmedi."
Nihat Erden'in bu sözleri, aslında Güvenpark'ta bir hafta boyunca görüştüğüm hemen her gazinin ortak düşüncesini özetliyordu. Hepsi aynı dağlarda görev yaptı, aynı operasyonlara katıldı, aynı kurşunların hedefi oldu. Yaralanırken hiçbir ayrım yapılmadığını, bugün de hakların belirlenmesinde böyle bir ayrımın olmaması gerektiğini dile getiriyorlardı.
Bir haftalık gözlemimin sonunda şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Nihat Erden yalnızca kendi mücadelesini anlatmıyordu. O, Güvenpark'ta nöbet tutan bütün gazilerin ortak sesi olmuştu.
GAZİ MUSTAFA AYBAY: "EVLADIMIN GÖZLERİNE BAKARAK HAK MÜCADELESİ VERİYORUM"
Güvenpark'ta ilk uzun röportajımı Şırnak Gazisi Mustafa Aybay ile gerçekleştirdim.
Terörle mücadele sırasında ateşli silahla ağır yaralanan Aybay, sol bacağını kaybetmiş, sağ kalçasından da yara almış. Yaklaşık bir aydır Ankara Kızılay Güvenpark'ta eşi ve henüz bir yaşındaki kızıyla birlikte hak mücadelesini sürdürüyor.
Röportajımız sırasında bir yandan kızıyla ilgilenirken, diğer yandan yıllardır çözüme kavuşmayan emsal statü taleplerini anlattı. Güvenpark'ta yalnız olmadığını; eşi ve küçük kızıyla birlikte bu zorlu sürece katlandığını görmek, verilen mücadelenin aslında sadece gazileri değil, ailelerini de doğrudan etkilediğini gösteriyordu.
Mustafa Aybay, çocuklarının geleceği için burada olduklarını belirterek, "Bugün bu mücadeleyi vermezsek yarın evlatlarımıza karşı görevimizi eksik bırakmış oluruz. Biz ayrıcalık istemiyoruz. Vatan için ödediğimiz bedelin karşılığında sadece eşit muamele görmek istiyoruz." ifadelerini kullandı.
Aybay'ın sözlerinde öfke değil, kararlılık hâkimdi. Gazilik unvanını her zaman onurla taşıdığını vurgularken, devletinden beklentisinin yalnızca yıllardır dile getirdikleri emsal statü haklarının hayata geçirilmesi olduğunu ifade etti.
KUZEY IRAK GAZİSİ MEHMET SAĞ: "AYAĞIMI SINIR ÖTESİNDE BIRAKTIM, HAKKIMI BURADA ARIYORUM"
Hatay'dan Ankara'ya gelen Mehmet Sağ'ın hikâyesi de diğerlerinden farklı değildi.
Kuzey Irak'ta yürütülen operasyon sırasında sağ ayağını diz altından kaybetmiş.
Kilometrelerce yolu yalnızca sesini duyurabilmek için gelmiş.
Röportajımız boyunca dikkatimi çeken en önemli ayrıntı öfkesinden çok kırgınlığı oldu.
Devletine küsmediğini, ancak yıllardır bekledikleri düzenlemenin artık hayata geçirilmesini istediklerini anlattı. Buradaki mücadelenin siyasi değil, tamamen hak arayışı olduğunu özellikle vurguladı.
İzmir'den gelen Gazi Erkan Baysel ile röportaj yaptığım sırada yanında eşi ve oğlu da vardı. Yaklaşık bir aydır ailece Güvenpark'ta kalıyorlar.
1992 yılında Elazığ'da terörle mücadele sırasında sol kolundan, sol karın bölgesinden, mide ve böbrek çevresinden ateşli silah ve şarapnel parçalarıyla yaralanmış. Doktorların risk nedeniyle çıkaramadığı şarapnel parçalarının bir kısmı hâlâ vücudunda. Baysel, "Kurşun şehide de gaziye de rütbe sormadı. Mayın, ayağına basanın er mi, uzman erbaş mı, astsubay mı, subay mı olduğuna bakmadı. El yapımı patlayıcı patlarken sicil numarası istemedi. Şarapnel parçası vücuda girerken hiçbir şehit ve gaziye primini ya da sigortasını sormadı." diyerek yıllardır dile getirdikleri talebi bir kez daha yineledi.
Röportaj yaptığım isimlerden biri de henüz 20 yaşındaki üniversite öğrencisi Faruk Enes Baysel oldu. Babası Gazi Erkan Baysel'in yanında yaklaşık yirmi gündür Güvenpark'ta kalıyor. Gazilere çay taşıyor, ihtiyaçlarını karşılıyor, eylem alanındaki günlük işlerde gönüllü olarak yardımcı oluyor.
"Bir gazi oğlu olarak bu mücadeleye kayıtsız kalamazdım. Haftalardır onların yanında olmaya çalışıyorum. Burada bulunmamın sebebi yalnız olmadıklarını hissettirmek. Hepsi çok kıymetli insanlar. Onlarla aynı ortamı paylaşmak benim için büyük bir onur. Her gün onlardan yeni bir hayat dersi öğreniyorum." sözleri, genç yaşına rağmen taşıdığı sorumluluk duygusunu ortaya koyuyordu.
SAVAŞ YÜCEL: "GAZİLİK YARALANDIĞIN GÜN BAŞLIYOR, ÖMÜR BOYU DEVAM EDİYOR"
Güvenpark'ta görüştüğüm gaziler arasında hikâyesiyle beni en çok etkileyen isimlerden biri de Savaş Yücel oldu.
1996 yılında terörle mücadele sırasında mayına basarak bir bacağını kaybeden Yücel, aradan geçen yaklaşık otuz yıla rağmen mücadelesinin hâlâ devam ettiğini anlattı. Röportajımız boyunca özellikle bir konu üzerinde durdu.
Toplumun büyük bölümünün gaziliği yalnızca yaralanılan gün olarak gördüğünü, oysa asıl mücadelenin hastane süreci tamamlandıktan sonra başladığını söyledi.
Bir uzvun kaybedilmesinin yalnızca fiziksel bir eksiklik olmadığını ifade eden Yücel, protezlerin yenilenmesi, sürekli tedavi ihtiyacı, çalışma hayatındaki güçlükler ve ekonomik sıkıntıların ömür boyu devam ettiğini dile getirdi.
"Bir bacağınızı kaybettiğiniz gün sadece uzvunuzu kaybetmiyorsunuz. Hayatınızın geri kalanını da yeniden öğrenmek zorunda kalıyorsunuz. Gazilik bir gün değil, ömür boyu süren bir mücadeledir."
Yücel'in anlattıkları, Güvenpark'ta verilen mücadelenin yalnızca maaş veya sosyal haklardan ibaret olmadığını, yaşamın her alanına yayılan ağır bir yükü de içinde barındırdığını gösteriyordu.
AHMET ALİ ÖZDUMAN: "MECLİS'İN YANINDA BEKLİYORUZ AMA SESİMİZ HÂLÂ DUYULMUYOR"
2001 yılında Şırnak'ta görev yaptığı sırada bacağını kaybeden Ahmet Ali Özduman ile yaptığım röportajda en dikkat çekici nokta, kırgınlığının öfkesinden daha büyük olmasıydı.Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin birkaç yüz metre ötesinde günlerdir beklediklerini hatırlatan Özduman, buna rağmen seslerinin yeterince duyulmadığını söyledi."Biz burada kimseye karşı değiliz. Devletimize de milletimize de kırgın değiliz. Ama yıllardır anlatmaya çalıştığımız bir mesele var. Meclis'in hemen yanı başında bekliyoruz, yine de sesimizi duyurmakta zorlanıyoruz."Özduman, gazilerin yalnızca özel günlerde hatırlanmasını istemediklerini, hayatın her döneminde karşılaştıkları sağlık, sosyal güvenlik ve ekonomik sorunlara kalıcı çözümler beklediklerini ifade etti.
Röportaj sırasında dikkatimi çeken en önemli ayrıntı ise, kullandığı her cümlede "biz" demesiydi.
Hiçbir zaman yalnız kendisini anlatmadı.
Sürekli tüm gaziler adına konuştu.
ÖZKAN DEMİRDÖVEN: "AYNI CEPHEDE YARALANDIK, HAKLARIMIZ NEDEN FARKLI?"
1994 yılında terörle mücadele sırasında yaşanan çatışmada yaralanan Özkan Demirdöven'in üzerinde en fazla durduğu konu statü farklılığı oldu.
Aynı operasyonlarda görev yapan askerlerin, yaralandıktan sonra farklı sosyal güvenlik sistemleri içinde değerlendirilmesini kabul edemediklerini söyledi.
"Biz aynı siperdeydik. Aynı kurşunların hedefiydik. Aynı bayrak için mücadele ettik. Yaralandıktan sonra haklarımızın farklılaştırılmasını anlamakta zorlanıyoruz."
Demirdöven'in sözleri aslında Güvenpark'ta günlerdir dile getirilen ortak talebin de özetiydi.
Gaziler, rütbeli personelin sahip olduğu hakların er statüsünde yaralanan gazilere de tanınmasını istiyor.
Onlara göre gazi unvanı verildikten sonra kişinin hangi rütbede olduğunun hiçbir önemi kalmıyor.
ÜMİT TEPE: "BİZ BU VATANIN SIVASIZ EVLERİNDEN ÇIKAN ÇOCUKLARIYIZ"
1995 yılında Şırnak'ta çıkan çatışmada bir bacağını kaybeden Ümit Tepe ile yaptığım röportaj boyunca kullandığı her cümle, yalnızca kendi hayatını değil, aynı zamanda binlerce er gazinin ortak geçmişini anlatıyordu.
"Biz bu vatanın sıvasız evlerinden çıkan gariban çocuklarıyız."
Bu cümleyi söylerken ne sitem etti ne de kendisini acındırmaya çalıştı.
Sadece yaşadığı gerçeği anlattı.
Asker ocağına giderken makam ya da maaş hesabı yapmadıklarını, ülkenin en zor bölgelerinde görev yaptıklarını, çatışmalara girdiklerini ve birçok arkadaşlarını şehit verdiklerini anlattı.
Bugün ise tek beklentilerinin devletin bütün evlatlarına eşit yaklaşması olduğunu söyledi.
Ümit Tepe'nin ifadeleri bana göre Güvenpark'taki mücadelenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal adalet meselesi olduğunu da ortaya koyuyor.
VEYSEL KELEN: "ÇOCUKLARIM BENDEN BİR ŞEY İSTEDİĞİNDE MAHCUP OLUYORUM"
Güneydoğu Gazisi Veysel Kelen ile yaptığım röportajın son bölümünde uzun süre sessizlik yaşandı.
Çünkü konu çocuklarına gelmişti.
Bir baba olarak yaşadığı mahcubiyeti anlatırken zaman zaman sesi titredi.
"Çocuklarım benden bir şey istediğinde bazen karşılayamıyorum. O an onların yüzüne bakamıyorum. Evin içinde adeta saklanıyorum."
Bu cümleler yalnızca ekonomik sıkıntıyı değil, bir babanın yaşadığı manevi yükü de anlatıyordu.
Kelen, "Verdiğimiz uzuvların neden değeri yok? Neden aramızda ayrım yapılıyor?" sözleriyle yıllardır taşıdığı kırgınlığı dile getirdi.
Röportaj sona erdiğinde şunu düşündüm.
Bazı cümlelerin üzerine yorum yapmaya gerek kalmıyor.
Çünkü o cümleler zaten her şeyi anlatıyor.
GAZİLERİN ORTAK CÜMLESİ HİÇ DEĞİŞMEDİ
Güvenpark'ta görüştüğüm her gazinin hikâyesi farklıydı.
Kimisi Şırnak'ta yaralanmıştı.
Kimisi Siirt'te...
Kimisi Elazığ'da...
Kimisi Kuzey Irak'ta...
Kiminin kolu yoktu.
Kiminin bacağı.
Kiminin ise hâlâ vücudunda çıkarılamayan şarapnel parçaları vardı.
Ancak yaptığım tüm röportajlarda değişmeyen tek cümle şuydu:
"Kurşun rütbe sormadı. Mayın ayağına basanın er mi, uzman erbaş mı, astsubay mı, subay mı olduğuna bakmadı. El yapımı patlayıcı patlarken sicil numarası istemedi. Şarapnel parçası vücuda girerken primi ya da maaş bordrosunu sorgulamadı."
Bu cümleyi bir kişiden değil, neredeyse görüştüğüm bütün gazilerden duydum.
Bu nedenle bunun artık bireysel bir serzeniş değil, ortak bir vicdan çağrısı olduğunu düşünüyorum.
SAHADAN AYRILIRKEN AKLIMDA KALANLAR
Gazetecilik hayatım boyunca birçok eylem, birçok protesto ve birçok toplumsal olayı yerinde takip ettim.
Ancak Güvenpark'ta geçirdiğim iki gece bana farklı bir gerçeği gösterdi.
Burada slogan atan insanlar değil, yıllar önce vatan uğruna bedenlerinden bir parçayı toprağa bırakmış insanlar vardı.
Konuştuklarımın hiçbirinden devlete yönelik öfke duymadım.
İntikam duygusu da görmedim.
Gördüğüm tek şey, yıllardır beklenen adalet duygusuydu.
3. Göz Medya Genel Koordinatörümüz İrfan Aydın'ın süreç boyunca gazilerle yaptığı telefon görüşmeleri ve gösterdiği hassasiyet de bu mücadelenin kamuoyuna doğru aktarılması açısından önemliydi.
Aydın'ın şu değerlendirmesinin haberin sonunda özellikle yer alması gerektiğini düşünüyorum:
"Gazilerimiz bu ülkenin yaşayan kahramanlarıdır. Onların talepleri siyasi tartışmaların değil, millet vicdanının konusudur. 3. Göz Medya olarak bu hak mücadelesini sonuç alıncaya kadar takip etmeyi sürdüreceğiz."
Güvenpark'tan ayrılırken arkamda yalnızca bir eylem alanı bırakmadım.
Yıllardır duyulmayı bekleyen insanların umutlarını, beklentilerini ve adalet çağrısını da hafızama kazıyarak Ankara'dan ayrıldım. Bugün kamuoyuna düşen görev ise bu sesi yalnızca duymak değil, anlamaya çalışmaktır.
Hazırlayan: Muharrem Değirmen
3. Göz Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni




